|
barkın
|
 |
« Yanıtla #7 : 27 Temmuz 2006, 15:37:16 » |
|
Bir şirkete'e yeni bir mühendisin iş müracaatında, ücrette sınır olmadığı söylenir kendisine. - Aday sorar, istediğim kadar yazabilir miyim ? - Tabii ki istediğin kadar yazabilirsin. Aday önce sahipsiz bir hazine buldum sanır ve sormağa devam eder. - Mesela 2 milyar, 3 milyar da yazabilir miyim.? - Elbette neden olmasın, bizde zaten ayda 2 milyar 3 milyar alabilecek mühendis arıyoruz. Ancak ufak ayrıntı teşkil edecek bir şartımız var ; - Nedir o ufak ayrıntı deyip heyecan ile soruyor. - Talep ettiğin ücretin bir katı kadar da müessesemize katkıda bulunman icap ediyor ki, bize kazandırdığının yansını sana ücret olarak ödeyelim. Bu şartı kabul eden ancak 100 taneden bir tane ya çıkıyor, ya da çıkmıyor.Aslında bu şart ulusların ve kurumların ayakta kalma yani hayatiyetlerini devam ettirme şartıdır. Bizim ülkemizin de kayıtsız şartsız başka ülkelere teslim olmasını istemiyorsak bu kuralı kayıtsız şartsız uygulamamız lazımdır. Mühendisliğin güzel uygulamalarından sizlere bir örnek sunmak istiyorum. Ülkenin adı Fransa, kurumun adı, EDF. EDF % 100 bir devlet kuruluşu. 1999 Yıllık raporunda cirosunu 32 milyar Euro olarak açıklıyor. Bunun % 20 sini yani 6 milyar Euro'yu yurtdışından getirdiklerini ve hedeflerinin 2005 yılına kadar yurt dışı gelirlerini % 50 ye çıkartacaklarını ifade edip halkına söz veriyor. Şimdi mantıken düşünmek gerekiyor. Bu kurumdaki yönetici ve mühendisler çok yüksek maaş alsa veya kardan büyük paylar alsalar hakları değil mi? İşte mühendislik budur. Kar üret, ürettiğinden de aslan payını al. Ben mühendis bunlara derim. İsterse rakibin olsun, takdir edip örnek alacaksın. Üretmeden tüketene, ne ürettiğine bakmayan adama mühendis denmez. Bizim ülkemizin de içinde bulunduğu kaosun en büyük sebebi budur. Herkes ürettiğinden fazlasını tüketme sarhoşluğu içersinde. Bu sarhoşluk siyasi grupların işine geldiğinden teşvik edilip pompalanmaktadır. Çünkü sarhoş insanlar veya toplumlar kötü geleceğini asla göremezler. Sonunda başka devletlerin şamar oğlanı durumuna düşerler. Son günlerin güzel bir örneği olarak, sözde soy kırım tasarısının Fransız meclisinden son hızla geçmesi bunun güzel bir örneğidir. Birde kendimizin ne yaptığına bakalım. Önce siyasi arpalık haline dönüştürülüp batırılan elektrik dağıtım kurumlan daha sonra da devlet bu işi yapamaz diyerek haraç mezat satışa sunuluyor. Kime ve ne bahasına. Bu kurumları batıran siyasilerin yandaşlarına, basit menfaat yani siyasi destek karşılığında. Kısa bir zaman sonrada bunların hisseleri yabancılar tarafından yok bahasına borsadan toparlanacak. Daha sonrada tamamen yabancıların kontrolüne geçecek. Bizim mühendislerimizde yabancı mühendislerin emri altında bir sömürge insanı gibi çalışacak. Mühendisler olarak ülkemize layık mühendislik davranışları sergileyemezsek er veya geç kurumlarımız ile birlikte ülkemizde bağımsızlığını kaybeder.Bizlerde en az özgür ve ileri teknoloji sahibi ülkelerin mühendisleri kadar çalışmalı ve gayret göstermeliyiz. Selamlar olsun sırt üstü yatıp kış uykusuna dalan mühendislerimize. Selamlar olsun mühendislik lokallerini briç kulübüne çevirenlere. Selam olsun bu teknolojik savaşta karşı tarafı güçlü görüp onların saflarında bize karşı çarpışanlara. Selamlar olsun üretimi terk edip yabancı şirketlerde satış plasiyeri olarak çalışan mühendislerimize. Ulusunun teknolojik bağımsızlığı için ant içmiş mühendisler olarak şunu haykırmak istiyor ve diyoruz ki. Akın var güneşe akın. Güneşin zaptı yakın. Mühendisler asla teslimiyetçi bir ruh taşımamalıdırlar. Aksine hür ve bağımsız bir ruha sahip olmalıdırlar. Ulusunun özgürlük meşalesini taşımak mühendislerin vazifesidir. Ulusun mihmandarları mühendislerdir. Ulusun kurtuluşu teknoloji yoğun üretimden geçer buda o ulusun yetiştirmiş olduğu mühendislerin beynine ve yüreğine bağlıdır. Bizler biliyor ve anlıyoruz ki bir çok mühendis arkadaşımız yukarıda saydığımız acı ve katı kuralları sağlamaktan çok uzaktırlar. Bu onların suçu değil, ülkemizi son elli senedir yağmacılık zihniyeti ile yönetenlerindir. İdealsiz hedefsiz yalan ve dolan bir toplumun geleceği en son nokta budur. Bizim mühendis arkadaşlardan beklediğimiz süratle ve vakit geçirmeden ülkemizin kurtuluşu için üretim seferberliğine soyunmalarıdır. Konumuzun diğer parametresine geçersek, yani Türkiye'nin ekonomik kalkınmışlığı daha doğrusu kalkınmamışlığı. Bizler halen kapalı toplum statüsünde olduğumuz için henüz kendimizi objektif olarak değerlendirme yeteneğini kazanamadık. Aldığımız borç paralan kayıtsız ve sorumsuz bir şekilde halkımızın gözünü boyamakta kullanıyoruz. Gülünçtür ki Türkiye'yi 2008 olimpiyatlarına aday yapıyorlar. Değil 2008 , 2180'e bile seni bu kafayla aday yapmazlar. Bunlar sadece boş ve kuru bir hayalden ibarettir. Dünyanın en çok okunan dergilerinden olan "The Economist" dergisi, geçenlerde Türkiye hakkında bir yazı yayınladı. Yazının eşliğinde bir de-grafik verdi. Bu grafikte aynı tarih sürecinde yani 1950 den 2000 yılma kadar 50 yıllık bir periyot için dört Avrupa ülkesinin karşılaştırmasını yapıyor. Bir tanesi hiçbir zaman adam yerine koymadığımız Yunanistan. Diğerleri Portekiz, İspanya ve Türkiye. Aynı yıllarda aynı şartlarda başlayan kalkınma yarışında, İspanya 16.000 $ ile başta, onu 12.000 $ ile Yunanistan ve 11.800 $ Portekiz takip etmektedir. Zavallı garip Türkiye'm ise sırtındaki asalaklar ile birlikte 3.000 $ çizgisini yakalıyordu ki, sırtına yediği darbeler ile çağdaş medeniyet basamaklarından tepe taklak yuvarlandı. Yıllık fert başına gelir bakımından 2.000 $'da mı yoksa daha aşağıda mı duracaktır? Bunu kendi dahil kimse bilememektedir.Maalesef milletçe utanılacak günleri büyük bir umursamazlık içinde kaygısız bir şekilde izlemekteyiz.Devletimizin ,ülkemizin kan kayıp ettiğini görüyoruz, fakat bir şey yapmıyoruz.Adeta gökten kurtarıcı melekler bekliyoruz.Fakat unutmayalım ki ALLAH(C.C) ancak çalışıp ta gücü yetmeyenlere yardım eder. Tembellere, korkaklara, ülkesini basit çıkarlar karşılığında satanlara değil. Yine hatırlayalım ki bu ülke bizlere Çanakkale savaşında 15-16 yaşlarında, boyları ancak bir tüfek boyu kadar olabilen harbiye talebelerinin canları bahasına emanet edilmiştir.Bugün ise ülkemiz bizden geçmişte olduğundan çok daha az bir fedakarlık beklemektedir. Adeta kulaklarımız sağır gözlerimiz kör olmuş önümüzdeki tehlikeleri görmüyoruz.Sadece vicdanımızın sesini duyup gereğini yapsak yeter.Ülkemize, ülkemizden aldığımızdan daha fazlasını geri vermeliyiz. Tükettiğimizden fazlasını üretmeliyiz. Ulusal onurumuzu bir daha yıkılmayacak şekilde tekrar inşa: etmeliyiz. Geçenlerde TÜBiTAK'ın bir araştırması gözüme çarptı. Bu araştırma aylık geliri 150 $ altında olan aile sayısını araştırmış neticede ne çıkmış tahmin edebiliyor musunuz? Oran tamı tamına % 42 . Bu araştırma bu devalüasyondan önce yapıldığına ve bu söz konusu aileler bu gelirlerini T.L. olarak aldıklarına göre bunların gelirleri % 50 civarında düşmüş demektir. Yani olaya değişik açıdan yaklaşırsak, ortalama geliri 75 $ altında olan aile sayısının oranı toplam aile sayına oranı % 42 demektir. Korkunç bir fakirlik tablosu ortaya çıkmaktadır. İnanılması çok güç bir olay. Fakat bizim vatandaşımız devlete olan güvenini en zor anlarda bile kaybetmiyor, sabır içinde, ümit ile devletinden çözüm bekliyor.Olay diğer bir perspektiften bakarsak birileri bizleri kendi elimiz ile fakirleştirip saatli bomba haline sokmak istiyor. Ülkeyi her şeyi ile önce fakirleştirip daha sonra da arzularını dikte etmek istiyorlar,Eğer arzularını kabul etmez isek, önümüze Yugoslavya örneğini sürecekler. Eğer, başta ülkeyi bu hale sokan biz mühendisler, diğer tüm aydınlar ile birlikte, ülkemizin ulusal çıkarları için,siyasal kutuplaşmayı bir tarafa atarak bir araya gelmez isek ülkemizin geleceği Yugoslavya dan pek farklı olmayacaktır.Mühendisler olarak ülkemizin geleceğini başkaların takdirine ve insafına bırakamayız.Üzülerek ifade etmek gerekirse ülkemiz yokuş aşağı inerken freni patlamış ve üstelik rotu da çıkmış otobüse benzemektedir, içindeki yolcular ile birlikte hızla bir meçhule doğru yol almaktadır.Ülkemizin bugünkü duruma mesinde mühendis kökenli siyaset adamlarının rolü var mı sualine ise, Türk siyaset tarihine altın harfler ile yazılacak^ şu sözlerden sonra kararı sizlere bırakıyorum." Yollar yürümekle aşınmayacak kadar sağlam yapılmıştır. Binaenaleyh herkes istediği kadar yürüyebilir.""Anayasa balon değil ki bir kere delinmekle bir şey olsum" "Çocuklar hazır olun yüz: bin tank peynirden, yüz bin tankta sabundan yapacağız."Bu sözlerin sahiplerinin mesleklerine dikkat ederseniz, son kırk yıldır Türkiye'nin kimlerin ellerinde bu hale geldiğini kolayca anlarsınız. Bunlar acı ama gerçek. Politik kamplaşmayı bir tarafa bırakarak ülkeye zerre kadar zarar veren insanları, kim olurlarsa olsunlar, siyasi kanaatlere kapılmadan acımasız bir şekilde eleştirelim. Zerre miktar faydası dokunan insan kim olursa olsun baş tacı edelim. Kendi kendimizi kandırmayı bırakalım. Beyin yıkama alışkanlığını artık terk edelim. Bu metotları eski komünist ülkeler bile terk etti. Kendimizi öz eleştiriye açalım, bundan da korkmayalım.Şimdi tarafsız gözle bir tetkik edelim, yere göğe sığdıramadığımız ülkemiz kaç tane uluslar arası sporcu, bilim adamı, müzisyen, ressam veya Nobel adayı yazar yetiştirmiştir? Şurada Sydney olimpiyatları daha yeni bitti kaç tane bizim yetiştirdiğimiz sporcu altın madalya aldı? Bizim insanımızı başkaları yetiştirirse altın madalya alabiliyor da aynı adam ülkemize gelince derece alamıyor. Sebep ne acaba? Haritada yerini zor bulabileceğimiz beğenmediğiz ülkeler onlarca madalya aldılar fakat bizim ülkemizin esamesi okunmadı. Tek sebep var. Ülkesine inanmayan, ulusuna güvenmeyen yöneticiler ile bu iş buraya kadar ancak gelebilirdi. Biz adam yetiştirmek yerine dalkavukluğa itibar ettik. Beyin yıkamak ve makyaj ile işi çözeceğimizi zannettik. Yağmur yağınca bütün makyajlar döküldü ve kel ortaya çıktı esas mesele şimdi başlıyor. Geçenlerde "The Economist" dergisinde bir reklam dikkatimi çekti. Bu mecmuaya bir çok ülke, yatırımcıları kendi ülkelerine çekmek için reklam verirler. Kimisi ucuz arazi vaat eder, kimisi düşük vergi teklif eder. Her ülke sahip olduğu ve yatırımcıya sunacağı avantajları belirtir. Çek hükümeti hangi avantajı yatırımcıya teklif ediyor biliyor musunuz. Gelin benim ülkeme yatırım yapın diyor, eğer benim ülkeme gelirseniz matematik eğitimini tam almış matematik kafalı iş gücü ile çalışacaksınız ve bu imkan sizlere sonsuz ufuklar açacaktır diyor.Şimdi tarafsız gözle olaya bakalım. Acaba biz Türkiye cumhuriyeti olarak böyle bir ilan verebilir miyiz? Eğer verirsek hangi özelliğimizi avantaj olarak sunacağız? Düşük enflasyonu mu, siyasi stabiliteyi mi, yoksa hızlı işleyen bürokrasiyi mi? Neyi avantaj olarak sunabiliriz hele bir düşünün bakalım? Kimler bu güzelim ülkeyi bu hale soktu ise açıkça kınayalım.Mühendisler olarak geçmişteki payımıza düşen günahlarımızı af ettirmek için ve ülkemizin içine girmiş olduğu girdaptan kurtulması için olağan üstü fedakarlık göstermeliyiz. Üzücü olmakla beraber ülkemizin durumu bu. Konumuz olan Türkiye'nin kalkınmasındaki mühendislerin rolü denklemindeki ikinci parametreyi de bu şekilde irdeledikten sonra birazda ülkemizin teknolojik seviyesinden bahsetmek istiyorum. Teknolojik fakirlik pek tabiidir ki ekonomik fakirliği doğurur. Çünkü teknolojisi geri olan ülkenin tekstil, konfeksiyon ve turizmden başka pazarlayacak ürünü olamaz. Sonra döner bu ekonomik fakirlik teknolojik fakirliği ve eğitim yetersizliğini doğurur. Bu kısır döngü o ulusun yavaşça tarih sahnesinden silinmesi ile son bulur. Bir ülkenin ekonomik gücü asla tekstil, konfeksiyon ve turizm gibi sektörlere bacasız endüstri gibi safsatalar ile dayandırılmamalıdır. Çünkü bu sektörlerde tüm dünyada üretim fazlalığı söz konusu olduğundan üretici ülkelerin pazarlık gücü yoktur. Müşteri pazara sürekli olarak hakimdir. Aynı dezavantajları ileri teknoloji ürünlerde göremezsiniz. Teknoloji yoğun işlerde kar marjı yüksek ve ayrıca pazarlama sorunu da yoktur. Mühendisler olarak Türkiye'nin ileri teknolojiler üretmesi konusunda ısrarcı olmamız gereklidir. Mevcut ileri teknoloji üreten kuruluşlarımıza en az Japonlar, Almanlar, Fransızlar kadar sahip çıkmalıyız. Avrupa bir ortak Pazar dönüşmüş olmasına rağmen bir Alman firması bir Fransız firmasının malını alıp kullanmaz. Bir Fransız da" asla bir Alman firmasının ürününü alıp kullanmaz Bu konuda ortak Pazar yöneticileri Fransızların bu konudaki tutuculuğunu kırmağa kalktığında Fransızlar da önlem olarak kuruluşlarını on senelik malzeme ihtiyacı için ihaleye çağırdı. Böylelikle diğer ülkelerin kendi pazarına en az on sene girmesine engel oldular. Onlar kendi pazarları için böyle tutucu davranıp korurlarken birde bakalım bizimkiler ne yapıyorlar? Bizimkiler de çıkacakları ihalelerde yerli firmaları yabancı firmalar hesabına dışlamak için şartnamelere özel maddeler koyuyorlar. Ne için?.. Cüzi şahsi çıkarları için. Basit şahsi hesapları uğruna ülkemizin çıkarlarını ayaklar altına alıyorlar. Böylesine bu durumu dünyanın hiçbir ülkesinde göremezsiniz. Kendi ülkenizde teknoloji üreten firmalara karşı, böylesine yok etmek için tavır alırsanız ülkeniz kaçınılmaz bir son ile ileri teknoloji üreten ülkelerin kontrolüne girer. Teknolojisiz ülke teknoloji sahibi ülkelerin bir nevi sömürgesidir. Ülkemizin teknolojik gelişmelere kayıtsızlığından birkaç örnek sunmak istiyorum. Acı bir gerçektir ki ülke yönetimini elinde tutan politikacılar siyasi yandaşlarının siyasi destekli talanlarına kaynak tahsis etmekten maalesef bu konulara yeteri kadar kaynak tahsis edememektedir. Dünyadaki tüm ülkeler petrole bağımlılığını azaltmak için harıl harıl yeni alternatif kaynaklar üzerinde çalışmalar yapılırken, ülkemizde böyle bir gayreti görmek mümkün değil. Bu gün tüm dünyanın gündeminde hidrojen enerjisi vardır. Bu konuda çok mesafeler alınmıştır. Japon'ların ünlü Nissan otomobil fabrikası yakında hidrojen yakıtı ile çalışan arabayı pazara sürecektir. Almanların BMW otomobil fabrikası, Hannover 2000 fuarında misafirlerini bu teknoloji harikası olan otomobil ile gezdirdi. Yakın bir zaman dilimi içerisinde hidrojen enerjisi günlük hayatımızın bir parçası olacak. Evlere monte edilecek akü bataryası gibi bir cihaz, bir evin bir yıllık elektrik ihtiyacını karşılayacak. Elektrik üretim santrallarma iletim hatlarına ve dağıtım şebekelerine ihtiyaç kalmayacaktır. Bilgisayar sistemlerindeki gelişmeleri, cep telefonlardaki gelişmeleri göz önüne alırsak hidrojen enerjisinin o kadar uzağımızda olmadığını görürüz. Hayrettir ki Türkiye'de bu konuda, medya dahil kimsede tık yok, bilgi de yok. Sanki gizli bir takım eller Türk insanını orta çağ karanlığında tutmak için ant içmiş gibi bu teknolojik gelişmeleri ısrarla gündemden saklı tutuyorlar. Almanların ünlü DW TV'si haberlerinin yarısını ülkesindeki teknolojik gelişmelere ayırıp ülkesinin teknolojik üstünlüğünün propagandasını yapıyor. Bizde her akşam buffalo operasyonu, balina operasyonu, beyaz ayı operasyonu veya benzeri tüm hayvan serisini tamamlayacak operasyonların haberlerini dinlemek ile haber saati geçiyor. Eğer bir akşam bir hayvan adı ile kodlanmış operasyon haberi alamaz isek bizleri bir merak sarar, ne oldu kanalizasyon temizliğine ara mı verildi diye. Teknolojik seviyemizin yetersizliğinden birkaç örnekte sektörel bazda vermek istiyorum. Elektrik mühendisi arkadaşlarımız gayet iyi bilirler ki 2 MVA'lık bir senkron makinenin büyüklüğü bir otomobil kadardır. Yeni dizaynlarda bu ebatlar 63,ekran bir televizyon kadar küçültülmüş. Diğer çarpıcı bir örnek yine jeneratörlerden. .Bilindiği gibi büyük türbo jeneratörlerde ekseriya çıkış voltajları maksimum 15.000 volt kadardır. Ancak yeni gelişen malzeme teknolojilerinden istifade edilerek çıkış voltajı 130.000 volta kadar yükseltilebilmiştir. Bunun sonucu olarak aynı güçte daha ince kesitli iletken kullanma imkanı ortaya çıkmıştır. Bu da, montaj işçiliğini daha da kolay hale dönüştürmüştür. En büyük avantajı da klasik sistemlerin gereği olan çıkıştaki yükseltici istasyona gerek kalmamaktadır. Önemli bir gelişmede düne kadar hayal olarak gözüken süper iletken konusun ABD'de uygulanmaya konmasıdır. Holding patronların iç pazara dönük hırslarından ALLAH (C.C.) milletimizi korusun. En tehlikelisi süratle, üretmeden tüketen toplum haline dönüşüyoruz. Bir çok devlet kuruluşu hiçbir üretim yapmadan personeline dolgun maaşlar dağıtmaktadır. Böyle bir tabloyu batıda asla göremezsiniz.Daha yeni Amerika da GE, 75.000 çalışanın işine son verdi Sadece verimi düşürmemek için. Şimdi biraz sakin kafa ile düşünelim; Adamlar kendi ülkelerinde verimi korumak için-.-kendi insanını kapının önüne bırakacak, daha sonra da bunlar tasarruf ettiği parayı sana gönderecek, çalışmayan yan gelip yatan aslanlarınıza dağıtın diyecek. Bunda çok büyük bir gariplik var. Neden ve ne için versin sualine cevap bulmak gerekir. Bu olay şunu çağrıştırıyor. 1800'li yıllarda İngiltere, Çin halkını uyuşturmak için afyon satmak ister. Çinli uyanık idarecilerde buna karşı çıkar ve aralarında tarihte meşhur afyon savaşları denilen savaşlar başlar. Çin savaşı kaybeder ve karşılığında Hong Kong'u ingilizlere verir. İngilizler' de uzun süre afyon ticaretini devlet eli ile yapar. Ne için? Çin'i uyuşturmak için. Şimdi bana söyleyebilir misiniz çalışmadan daha doğrusu hak etmeden alınan para neyin bedelidir Allah aşkına. Bu eroine eşdeğer değil mi, fakat herkes bu uyuşturucudan nasibini aldığı için kimseden ses çıkmıyor. Belki ülkemizin jeopolitik konumu bu parayı almamızı bir müddet daha sağlayabilir. Fakat teknolojinin hızla gelişmesi ve bloklar arası dengelerin süratle değişmesi bir anda Türkiye'yi önemsiz bir ülke konumuna sokabilir.Bütün bu acı gerçeklerden sonra ülkemizin içine düşmüş olduğu kaostan kurtulması ve yakın bir gelecekte tarihteki konumuna uygun yeri alabilmesi için mühendisler olarak büyük sorumluluk taşıdığımızı ve çok çalışmamız gerektiğini unutmayalım. Mühendisler olarak bir birimizi dünden daha çok sevelim. Bir birimize dünden daha çok ihtiyacımız olduğunu unutmayalım. Durumu müsait arkadaşlarımızı üretime teşvik edelim, bizlerde yavaş yavaş üretime geçmiş arkadaşlarımızın kadrolarında yer alalım.Kurumların ilk devrelerinde dayanılmayacak taleplerde bulunmayalım. Sıkıntı ve riskin karşılığında bir gün mutlaka başarıya ulaşacağımızdan asla şüphemiz olmasın. Üretimde bulunan arkadaşlarımıza gereken desteği vermeliyiz. Onları ülkemiz adına teknolojik bağımsızlık savaşı veren ve karşılığında tatlı bir tebessümden başka bir şey beklemeyen insanlar olarak görmeliyiz.Ülkesi için teknoloji yoğun üretime ant içmiş insanları hiçbir zorluk üretimden vazgeçiremez. Onlar için en büyük engel en büyük handikap bu ülkenin insanı olup ta küçük çıkarlar karşılığında yabancı firmalar adına ulusal firmalara karşı tavır almalarıdır.Yabancı firmalar adına şartnamelerde düzenleme yapıp yabancı firmaları kollamak ulusumuza en büyük ihanettir.Bu gibi davranışlara başka ülkelerde müsaade edilmediği gibi bizim ülkemizde de müsaade edilmeyecektir. Bugün sessiz kalınsa bile bir gün mutlaka hesap sorulur.
|