|
barkın
|
 |
« : 07 Eylül 2006, 15:01:20 » |
|
Bülent Eczacıbaşı - Liderlik Konferansından
Degerli konuklar,
Degisim"den söz ederek konusmama baslayacagim. Öncelikle size bir soru sormak istiyorum: Sizce yasamakta oldugumuz "degisim"in en önemli boyutu nedir? Kolay bir soru degil, bunu kendi açimdan yanitlamaya çalisacagim. Son zamanlarda degisimden çok sik söz eder olduk. Hiç kuskusuz burada degisimin hizlanmakta oldugu duygusu önemli bir rol oynuyor. Sasirtici istatistiklerle karsilasiyoruz bazen. Dünyada var olan bilgi toplaminin üç-dört yilda bir ikiye katlandigi söyleniyor. 50.000 yillik insanlik tarihini 24 saate indirgedigimizi düsünelim. Simdi saat gece yarisi 24.00; bir günlük gelismeye bakalim. Gece saat 20.00'ye dogru insanlar birbirleriyle haberlesmeye baslamislar. 11 dakika önce matbaa icad edilmis, 4 dakikadir elektrik motorlari kullaniyoruz, bilgisayarlar son bir dakika içinde ortaya çikmis. Günlük yasamimizda kullandigimiz hersey son iki dakika içinde gelistirilmis. Bu örnekten bir Amerikali dostuma söz ettim. "Ben sana degisimin daha güzel bir örnegini vereyim," dedi. "Washington D.C. adindaki 'D' ve 'C' harfleri ne anlama geliyor, diye soruldugunda Amerika'da çocuklar giderek artan oranda 'Washington dot.com' diye cevap veriyorlar; iste degisim asil burada!" Bir gerçek daha var ki, o da çagimizda yasayan insanlarin bir kirilma noktasinda, veya, farkli bir gelisme çizgisine siçrama noktasinda bulunduklari duygusudur. Yeni bir binyila geçis bu kirilma noktasini simgeliyor ve bu duyguyu güçlendiriyor. Bu günlerde herseyimiz "yeni": yeni bir yüzyil, yeni bir binyil, yeni dünya düzeni, yeni ekonomi... Biz yöneticilerin ise, bildiginiz gibi "yeni paradigma"miz var... Nedir bu yeni paradigma denen sey? Isirir mi? Çifte atar mi? "Paradigma degisimi" bizi göklere mi yükseltecek? Yerin dibine mi batiracak? Galiba bu sorunun herkese göre farkli bir yaniti var. Bir keresinde bizim kurulusumuzdan bir yönetici arkadasima sordum. "Nedir bu paradigma degisimi, ne düsünüyorsun?" dedim. "Paradigma degisimi, Bülent Bey yöneti ilikle ilgili yeni bir kitap okudugu zaman veya bir seminerden döndükten sonra Eczacibasi Toplulugu'nda yasananlardir," dedi. Bu da onun tanimi... Tartismak gereksiz... Ben ise diyorum ki, yeni paradigma, yönetimde komuta-kontrol sisteminin çöküsü sonucunda ortaya çikan yeni kosullar ve yeni ortamdir. Komuta-kontrol sisteminin çöküsü, niteligi ne olursa olsun - ister sirket, ister kamu kurulusu, ister sivil toplum örgütü olsun - tüm organizasyonlarin yönetiminde yepyeni yaklasim ve yöntemlerinin geregini gündeme getiriyor. Artik dünyada tüm önemli isler irili-ufakli organizasyonlar tarafindan yapildigina göre bence degisimin en önemli boyutu bu... Komuta - kontrol sisteminin çöküsünün ardinda, teknolojik gelismeler, bilgi toplumuna geçis ve insanin tüm kuruluslarin en önemli üretken varligi durumuna gelmesi yatiyor. Bir de bakiyoruz fabrikalari, makineleri olmayan, tüm sermayeleri çalisanlarinin beynindeki bilgiden ve yaraticiliktan olusan sirketler en büyük piyasa degerlerine ve büyüme hizlarina ulasiyorlar. Komuta - kontrol sistemi ortadan kalkinca hiç alisik olmadigimiz bir durum ortaya çikiyor: organizasyonlarda el ele gitmesine alistigimiz yetki ve sorumluluk birbirinden ayriliyor. Organizasyonda kademe yükseldikçe, sorumluluk artiyor, ama insanlara emir vererek is yaptirma otoritesi azaliyor. Eskiden islerin yapilmasini saglamanin kisa ve net bir formülü vardi. Bunun adina "emir verme yetkisi" diyorduk. Artik, kurulusun bütün sermayesini kafalarinda tasiyan ve aksam giderken evine götüren insanlar için bu yöntem geçerli degil. Simdi burada bir parantez açalim. Bu çagdas gelismenin tümüyle disinda kalmis, ve bunun tam tersi olan ilke ve kurallarla isletilmeye çalisilan organizasyonlar düsünmeye çalisalim: Yani, hiyerarside yukariya çiktikça yetkinin arttigi ve sinirsizlastigi, sorumlulugun ise hiç kalmadigi organizasyonlar... Bunlarin bir örnegi bizim siyaset ve bürokrasi dünyamizdir. Tüm yetkileri ellerinde tuttuklari halde, dokunulmazlik zirhiyla korunan siyasetçiler; yargilanamayan ve görevlerinden uzaklastirilamayan devlet memurlari; hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan, kendilerine oy verecekleri kendileri seçen, yerlerinden kimildatilamayan parti baskanlari... Parantezi kapatalim... Özetle, çagdas gelismeler, otoritenin ve emir verme yetkisinin yerine baska birseylerin geçmesini gerektiriyor. Bunun ne olmasi gerektigi hakkinda kitapliklar dolusu eserler yaziliyor. Baskan Eisenhower, masasinin üstüne koydugu bir ip parçasini ucundan tutup çekermis. "Bakin," dermis, "çektiginiz zaman istediginiz yere gidiyor. Ittiginiz zaman ise hiç bir yere gitmiyor..." Gerçekten güzel bir benzetme, ama insanlari pesimizden nasil çekecegimizin yanitini yine de vermiyor... Bunun üzerinde daha fazla durmadan ben biraz da Türkiye'de yasadigimiz degisime deginmek istiyorum. Simdi, ülkemizdeki kuruluslar açisindan, Türkiye'deki ortamin getirdigi büyük degisimi düsünün... Çogunlugu gençlerden olusan konuklarimiz arasinda bu degisimi yasamis olanlar kaç kisidir, bilmiyorum. Dis dünyadan korunmus, kapali bir ekonomik ortamdan, tümüyle disa açik, AB ile Gümrük Birligi'ne girmis ve dünya pazarlari ile bütünlesmis bir ortama kisa sürede geçtik. Bilirsiniz, biz isadamlari ve yöneticiler, sik sik ülser oluruz, veya siddetli uykusuzluk çekeriz. Kisa bir zaman öncesine kadar ülserlerin ve uykusuzluklarin nedenleri bugünkülerden çok farkliydi. Dünün dünyasinda isletmeleri yönetenlerin aklinda iki yasamsal soru vardi. Bunlarin birincisi suydu:
1) Üretimin devamliligini nasil saglarim?
Isadamlari ve yöneticiler, üretimin devamliligini saglayabilmek için Türkiye ortaminda döviz, hammadde, enerji gibi girdilerdeki kisitlamalar ve kesintilerle sürekli mücadele ederlerdi.
Ikinci yasamsal soru ise suydu:
2) Rekabetten nasil korunurum?
Rekabetten korunarak gelismek, neredeyse sanayi kuruluslarina verilmis bir hakti. Yurt içinde üretimi yapilan ürünlerin ithalati yasaklanirdi. Kuruluslar, herkesin kolayca giremeyecegi, know-how veya yüksek yatirim gerektiren alanlarda yatirim yaparak, veya kapasite fazlasi yaratarak iç rekabetten de korunmaya çalisirlardi. Bugünün ortaminda ise, bizlerin aklimizdan hiç çikmamasi gereken iki bambaska "yasamsal" soru var. Bunlarin birin isi:
1) Müsterilerin, bizim ürünlerimizi seçmeleri için hangi nedenler var?
Ikincisi ise:
2) Insanlarin bizim kurulusumuzda çalismayi seçmeleri için hangi nedenler var?
Eger bu sorular geceleri uykunuzu kaçirmiyorsa, çok rahat bir insansiniz demektir. Sizi kutluyorum, çok da kiskaniyorum! Rahatinizi kaçirmis olmayayim ama, haberiniz olsun diye söylüyorum, rakibiniz bu sorularin cevabini düsünerek sabahlara kadar dolasiyor! Artik öyle bir ortamda yasiyoruz ki, müsteriler, satin almak için dünyanin herhangi bir yerindeki bir rakibimizin ürününü seçebilirler. Hemen her alanda kapasite fazlasi ile karsi karsiyayiz. Yetenekli, iyi yetismis, yaratici insanlara da dünyanin bütün kuruluslari açik, ve bu kuruluslar bu insanlari kendilerine çekmek için ellerinden gelen herseyi yapiyorlar... Bu insanlarin bizi seçmeleri için ne yapacagiz? "Ücretlerini artiracagiz," - dogru, ama biliyoruz ki bu yeterli degil... Insanlar çalisma yasamlarinda, ücret ve diger maddi kosullarin disinda baska seyler de ariyorlar artik... Yaraticiliklarini ortaya koyma olanaklari ariyorlar, kendilerini gelistirme olanaklari ariyorlar; hepsinden önemlisi, heyecan ariyorlar, kendilerini asan bir amaca hizmet etme duygusunu ariyorlar.. Bu günlerde Silicon Valley'de çok kullanildigi söylenen bir söz bu durumu çok güzel anlatiyor: "Insanlar, iyi bir ücret verirseniz haftada 40 saat, anlamli bir amaç verirseniz 60 saat, her ikisini birden verirseniz 80 saat çalisirlar..." Insanlarin çalisma ve basarili olma heyecanini, islerine ve kuruluslarina baglilik duygularini, baska bir deyisle "motivasyonlarini" nasil artirabile cegimiz yasamsal bir sorun. Sakaci bir yazar, "Motivasyon insanlara istemedikleri seyleri yaptirmanin yoludur," diyor... Motivasyon konusunda yillar içinde anlayisimiz çok degisti. Ünlü yazar Stephen Covey, bu degisimi çok güzel özetliyor. Diyor ki eskiden çalistirdigimiz insanlarin karnini doyurmayi yeterli görürdük .Çalisanlar bizim gözümüzde birer mideden ibaretti. Sonra insanlarin bir de kalpleri oldugunu kesfettik. Onlara iyi davranmanin, insanca çalisma kosullari vermenin, kalplerini kazanmanin önemini anladik. Daha sonra, insanlarin bir de beyinlerinin oldugunun farkina vardik. Anladik ki, onlarin yaratici güçlerini harekete geçirebildigimiz, katilimlarini saglayabildigimiz ölçüde hem onlari daha fazla motive edebiliyoruz, hem de katkilarindan daha fazla yararlanabiliyoruz. Simdi ise görüyoruz ki, insanin bedenini bütünleyen bir de ruhu var... Insanlarin ruhuna hitab edebilmek, onlara bir amaç vermeye bagli. Insanlar kendi kisisel çikarlarinin ötesine geçen bir amaca hizmet ettiklerini bildikleri sürece mutlu oluyorlar, motive oluyorlar, heyecanla çalisiyorlar... - Mide, kalp, beyin ve ruh, Covey'e göre, motivasyon anlayisimizin evrimini simgeliyor. 80'li yillarin baslarinda Ipek Kagit sirketimizin genel müdürlügünü üstlenmistim. Ilk yaptigim is sirketteki tüm yönetmelikleri gözden geçirmek ve eksiklerini tamamlamak olmustu. Çok da gerekli ve önemli bir is yaptigimi düsünüyordum, çünkü o zamanlar hepimiz inanmistik ki dünyada bir isi en iyi sekilde yapmanin bir tek yolu vardir; o yolu bulmak, insanlarin önüne koymak ve yapilan isleri ona göre denetlemek yöneti ilerin görevidir. Sonra yavas yavas uyanmaya basladik... Peters ve Waterman'in "In Search of Ex ellence" ("Mükemmeli Arayis") kitabi 1982 yilinda çikti. Kitapta, ciltler dolusu yönetmeligi kaldirip bir anda pencereden asagi atan yöneticiler övgülerle göklere çikariliyordu. Bunlari okudugumda, basimi kaldirip aflari dolduran yönetmelik dosyalarina söyle bir baktigimi hatirliyorum. Bazi kural ve ilkeleri belirlemenin elbette >modasi geçmedi ve geçmeyecektir de... Ama zaman içinde, insanlara daha fazla esneklik tanimanin önemini ögrendik. General Patton'un güzel bir sözü var: "Insanlara islerin nasil yapilacagini söylemeyin. Ne yapacaklarini söyleyin, birakin sizi yarati ciliklari ile sasirtsinlar," diyor. Gerçekten, insanlar bir vizyon dogrultusunda yönlendiriliyorlarsa, bir isi yapmanin en iyi yolunu kendi araticiliklari ile buluyorlar...Inc il'de bile vizyondan söz edildigine göre vizyon yeni degil, çok eski, fakat yeniden kesfedilmis ve moda olmus bir kavram. Karisik bir kavram, herkesin kendine göre bir tanimi var. Bazilarina göre vizyon "kendimizi nasil görmek istedigimizdir", bazilarina göre ise "var olma nedenimizdir". Zaten "vizyon"un ne oldugu degil, ne yaptigi önemli. Vizyonumuzu ve temel amacimizi belirledigimiz zaman basariya ulasmanin en önemli kosulunu yerine getirmis oluyoruz.. Amacini tanimlamayanlar, basarili olamiyorlar. Bunun çesitli nedenleri var. Birincisi, odaklasmanin verdigi korkunç güçten yararlanamiyorlar, çünkü enerjilerini nereye odaklayacaklarini bilemiyorlar. Enerjiyi bir noktada odaklamakla elde edilebilecek gücün siniri neredeyse yok. Bir küçük cam parçasi, mercek olup günesin isinlarini bir kagida odakladigi zaman, önce kagidi sonra koskoca bir ormani yakabiliyor. Ikincisi, amacini net olarak belirlemeyen kurum, hatta kisi, basariya giden yollari göremiyor; bu yollar önünde apaçik olsa bile göremeyebiliyor. Psikologlar beynimizde, çevremizden her an bize ulasan binlerce, milyonlarca mesaji algilamamizi önleyen, bunlardan bizi korumayi amaçlayan mekanizmalarin çalistigini söylüyorlar. Her an kulagimiza gelen seslerin, gözümüze çarpan görsel uyarilarin tümünü birden algilarsak yasamin imkansizlasacagini, beynimizdeki bu filtreler sayesinde bazi gereksiz mesajlari algilamadan yasamayi sürdürebildigimizi belirtiyorlar. Örnegin bir anne, yaninda top patlasa derin uykusuna devam edebiliyor,fakat yan odadaki bebeginin en ufak bir aglamasinda uyanip ayaga firliyor, bebegine kosuyor. Iste biz farkinda olmadan çalisan beynimizdeki bu filtreler, neyi görecegimizi, neyi ise göremeyecegimizi ve duyamayacagimizi belirliyor. Bu filtrelerin neyi içeri aldigi, neyi disarda tuttugu ise tümüyle amacin belirlenmesine bagli. Amac inizi belirlediginiz zaman, çok kullandigimiz deyimle "ne istedigini bilen insan" oluyorsunuz; amaca giden yollari görmeye basliyorsunuz. Kabul edelim ki, ne amaçla bakarsak, onu görüyoruz. Bunun çok güzel bir örnegini katildigim bir seminerde vermislerdi. Konusmaci, kolumuzdaki saate bakmadan, saatimizin kadraninin ayrintili bir resmini çizmemizi istedi. Bu testi siz de kendi kendinize yapabilirsiniz, sonucu sasirtici olacaktir. Hiç birimiz, yillar boyunca günde kimbilir kaç defa baktigimiz kol saatimizin kadranini kagida çizemedik; rakamlari tam olarak nasil isaretlenmis, romen rakami mi var, çizgi mi var, nokta mi var, göstergelerin ayrintili görüntüsü nasil, markasi nerede yazili, bilemedik! Çünkü saate baktigimiz zaman baska bir amaçla, saatin kaç oldugunu ögrenmek için bakiyoruz. Amaç belirleme konusunda üçüncü önemli nokta ise insanlarin motivasyonu... Insanlar anlamli bir ama ca yönelik çalistiklari zaman mucizeler yaratabiliyorlar. Hele inandiklari ve paylastiklari bir amaç ugruna çalisan insanlarin güçlerini birlestirebildikleri zaman erisebilecekleri hedefler neredeyse hayallere sigmiyor.Özellikle biz yöneticiler ve isadamlari, "vizyon"dan sözetmeyi çok severiz. Bazen kendi vizyonlarimizi anlatarak karsimizdakilere bayginliklar da veririz. Ben vizyonumu anlatirken, sirketteki arkadaslarimin gözkapaklarinin düsmesine pek aldirmiyorum. Saatlerine bakmalarindan da fazla rahatsiz olmuyorum. Saatlerini kulaklarina tutup sallamaya basladiklari zaman konuyu degistirmek gerektigini anliyorum. Ancak, önemli olanin, içi bos hayallerden söz ederek "vizyoner" gözükmek olmadigini, vizyonun bize, bir tasla üç kus vurmak imkanini veren bir araç oldugunu, ben sahsen kendi kendime sik sik hatirlatmak geregini duyuyorum: Odaklasmaya hizmet eden bir araç,- Amaca giden yollari görünür hale getirmeye hizmet eden bir araç, ve - Insanlari motive eden müthis bir enerji kaynagi... Bizim toplumumuza dönelim... Acaba bizim eksigimiz nedir? Yüzyillarin kültür birikiminden ve yakin tarihindeki essiz bir çagdaslasma atilimindan güç alan bu genç, dinamik, muhtesem toplumun, yeni atilimlar yapamamasinin, tüm enerjisini birbiri ile kavga ederek tüketmesinin nedeni nedir? Niçin TV'u açtigimiz zaman, sokakta, trafikte, üniversitede, adliyede, Me lis'te, ..... - heryerde kavgadan baska birsey görmüyoruz? Yüzünü doguya dönenle batiya dönenin; ben "Türküm" diyenle ben "Kürtüm" diyenin; "ben sagciyim" diyenle "ben solcuyum" diyenin, birbiri ile kavgayi birakip tüm enerjisini ortak bir hedefe yöneltmesini nasil saglayabilirsiniz? Devrimle mi, evrimle mi? Emirle mi, yasayla mi? Silahla mi, sopayla mi? Sadece ve sadece, "vizyon"la saglayabilirsiniz... Ama, tepeden indirilmis degil, insanimizin içinden çekip alinmis, onun en derin özlem ve hayallerine dayanan bir "vizyon"la...Biz insanlar, "emir"le degil, "vizyon"la yönetilmeyi istiyoruz. Ama baskalari tarafindan "vizyonlandirilmaya" hiç hevesli degiliz. Aslinda baskalarinin tavsiyelerini bile dinlemek istemiyoruz, nerede kalmis baskalarinin yasam felsefesini benimsemek... Bazen sigarayi birakmayi, kilo vermeyi çok arzu ediyoruz, ama baskasi bunlari tavsiye ettigi zaman vazgeçiyoruz. Istiyoruz ki, bizi yönetenler bizi tanisinlar, anlasinlar, içimizde yatan özlemleri, parçasi oldugumuz "bütün"ün amaci ve vizyonu ile birlestirsinler... Eger bunu yapanlara güvenimiz varsa, o zaman o vizyonun pesinden gidiyoruz. O nedenle, herseyden önce bir güven ortami ariyoruz. Haksizliklara hiç bir sekilde izin verilmeyen bir ortam istiyoruz. Bize karsi güvenilir, ilkeli ve tutarli olunmasini herseyden üstün tutuyoruz. Söylenilenlerle yapilanlarin birbirini tutmasini bekliyoruz. Ihmali, bilgisizligi, hatalari affedebiliyoruz, ama aldatilmayi hiç bir zaman affedemiyoruz. Kendimizi gelistirmeye ve ögrenmeye olanak veren bir ortam ariyoruz.Yaraticiligin ve girisimciligin özendirildigi bir ortam... Kendi kanatlarimizla yükselmemize olanak veren bir atmosfer... Hiç bir sey yapmamanin bedelinin, hata yapmanin bedelinden daha agir oldugu bir ortam... Bir "katilim ve paylasma" ortaminda yasamak ve çalismak istiyoruz. Bilginin ve yetkilerin paylasildigi bir ortam... Kendimizi etkileyen kararlarda, bilgi ve söz sahibi oldugumuz bir ortam... Seffaf ve denetime açik bir ortam...Bizi yönetenlerde bir "hizmet anlayisi" görmek istiyoruz. Bugünümüzden çok yarinimizi düsünmelerini istiyoruz. Kendileri hakkindaki son kararin, görevi biraktiklarindan on yil sonra verilecegini bilmelerini istiyoruz. Kendilerinden maraton degil, bayrak yarisi kosmalarini bekliyoruz. En hizli kostuklari noktada, bayragi kendileri kadar hizli kosan bir baskasina devretmelerini istiyoruz. Yönettigi kurulusun, veya toplumun, uzun vadeli gelecegini düsünerek hizmet etmek isteyenlerle, kendi kisisel amaçlarinin pesinde kosanlari fazla güçlük çekmeden ayirdedebiliyoruz. Amaçlari degisimi saglayarak gelecegimizi güvence altina almak mi? Yoksa gazetelere manset, dergilere kapak olmak, kendileri adina efsaneler yaratmak, veya oy toplayip yeniden seçilmek mi? "Karizmatik" olurlarsa, iletisimde usta olurlarsa, isimiz zorlasiyor ama, bunlari eninde sonunda birbirinden ayirabiliyoruz. Konusmamin giris bölümü burada bitmis oluyor... Sizlere "liderlik"ten söz edecektim, ama galiba vaktim kalmadi. Bu konuda bence son sözü söylemis olan Max DePree'nin tanimi ile konusmami tamamlaya agim:
"Liderin birinci görevi gerçegi tanimlamaktir. Liderin son görevi tesekkür etmektir. Ikisinin arasinda, lider bir hizmetkardir."
Bu topluluga seslenmekten onur duydum.
Sizleri saygiyla selamliyorum.
|